Evin içi, dünyanın uğultusunun giremediği, zamanın kendisinin durulduğu loş ve dumanlı bir sığınaktı. Sabah güneşi, çevre dağlardan itinayla yontulmuş kalın, gri taş duvarların yüksek ve küçük pencerelerinden zorlukla sızıyordu. Işık hüzmeleri, tıpkı sahnede spotlar gibi, zemindeki yaşlı, desenli kilimlerin üstüne uzanıyor; havada dans eden ince toz zerreciklerini aydınlatarak odaya mistik, tozlu bir sükûnet bahşediyordu. Bu duvarlar o kadar kalındı ki, yazın en kavurucu sıcağında bile içeriyi bir mahzen serinliğinde tutar; kışın ise odun sobasının ilk kıvılcımını saatlerce sadakatle muhafaza ederdi.
Tavan, modern hiçbir mimariye benzemezdi. Koyu renkli, budaklı çam kalasları odanın üzerine kasvetli bir ağırlıkla çöker gibiydi. Ancak bu rustik ağırlık, bir aldatmaca ile hafifletilmişti: Kalasların altına gerilen parlak muşamba—yörenin deyimiyle "gergi tavan"—oda boşluğuna pastoral bir hava katıyordu. Üzerindeki olgun vişneler, parlak sarı ayvalar ve taze koparılmış üzüm salkımları öyle canlıydı ki, kış ortasında bile insana yaz hasadının tatlı-ekşi kokusunu getirir gibiydi.
Şimdi ise bu koku, bambaşka bir şeyle harmanlanmıştı: Evin hanımı Kevser’in elinden çıkmış, buharı tüten demlik çayın buruk, topraksı kokusu ile tandırdan henüz çıkmış mayalı, sıcak köy ekmeğinin huzur veren kokusu.
Odanın sessiz kalbi, cilalı yüzeyi ışıldayan ceviz ağacından yapılmış kare bir dama tahtasıydı. Bu tahta, sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda o an çevresinde oturan iki adam arasındaki görünmez, yirmi yıllık bir rekabetin de arenasıydı. Bu ne bir savaş ne de bir tartışmaydı; köyün iki saygın erkeği, iki kardeş ve bitmeyen bir otorite mücadelesinin iki yorgun gladyatörü olan Kutbettin ve Seyfettin arasındaki sessiz bir düelloydu.
Kutbettin (aile arasında Keke derlerdi), 1.80 boylarında, esmer tenli ve geniş omuzlu heybetli bir adamdı. Otoritesi, fiziksel varlığı kadar keskin ve tartışılmazdı. Seyfettin ise ondan daha kısa, 1.75 boylarında, hafif kilolu ve sarışındı; onun gücü çevikliğinde ve kurnaz zekâsındaydı.
Dama tahtasının iki yanında, babalarının gölgesinde büyümüş olan oğulları oturuyordu. Kutbettin’in oğlu Maşallah, yirmi beşinde; babası gibi sert, kaşları çatık, her hareketi ciddiyet taşıyan bir gençti. Seyfettin’in oğlu Mehmet Nuri ise yirmi dört yaşında, daha narin, meraklı gözlü ve babasından miras aldığı esnek bir zekâya sahipti.
Oyun başlamıştı.
Maşallah siyah pulunu babasının buyruğunu yerine getirircesine kararlı bir hareketle bir kare öne sürdü. Tak. Sesi odadaki gergin sessizliği parçaladı. Mehmet Nuri ise beyaz pulunu hafifçe yana kaydırdı. Tik. Bu hafif ses, rakibin ağırlıklı hamlesine karşı zekice bir meydan okumaydı.
Bu bir çocuk oyunu değildi. Bu, iki babanın oğulları üzerinden oynadığı bir vekâlet savaşıydı.
Üçüncü hamlede gerilim zirveye çıktı. Maşallah stratejik bir "alma" pozisyonu kurdu. Mehmet Nuri karşı hamleyi yapacakken...
Seyfettin’in tok sesi odaya yayıldı:
“Dur oğlum! O değil Nuri! O taş tuzak!”
Mehmet Nuri’nin eli havada kaldı. Seyfettin, sigarasının dumanını tavana üfleyip taşın yerini işaret etti:
“Şu taşı sür. O açığı kapat, öbürünü yem et.”
Bunu gören Kutbettin’in gözleri büyüdü. Siyah tesbihini çenesine bastırdı:
“O zaman sen de dinle Maşallah! Madem bu babalar oyunu oldu… Şu taşı öne sür! İki taş birden al!”
Artık oyunu babalar oynuyordu. Oğullar, sadece taşları hareket ettiren gölgelere dönüşmüştü. Sesler yükseldi, hamleler hızlandı.
“Sağa sür o taşı! Geriye yol bırakma!”
“Sol çaprazdan kır! Son kalesini yık!”
Seyfettin çoğu zaman üstün gelirdi. Kutbettin’i çileden çıkaran, bazen ufak hileler yapmasıydı. Kutbettin her defasında aynı cümleyi patlatırdı:
“Hey oğlu ölesice! Düzgün oyna! Hile yapma! Hey Seyfettin!”
Seyfettin ise her zamanki rahatlığıyla, alaycı bir gülümsemeyle:
“Ne hilesi Keke? Oyna bakalım. Al, şunu da ye!” derdi.
Kutbettin tuzağa atlar, kısa süre sonra da oyun Seyfettin’in olurdu.
Bugün ise Seyfettin hilesiz bir zafer istiyordu.
Tahtada birer taş kalmıştı. Ve o an Kutbettin’in öfkeli sesi duyuldu:
“Hey oğlu ölesice! Sen o taşın yerini hangi ara değiştirdin? Sen hile yapmasan alamazsın!”
Seyfettin bu kez sadece gülümsedi. Çünkü bu yıllardır süren rekabet, aslında kardeşliğin gürültülü bir dışa vurumuydu.
Altı ay sonra…
O loş sığınakta iki kardeş yeniden karşı karşıyadaydı. Bu kez oğullarının müdahalesi yoktu. Sadece ceviz dama tahtası ve yirmi yıllık rekabet.
Yeğenler—Mehmet Nuri, Savaş, Adem, Ünal, Habib Aydın, Ayhan, Resul, Nesim, Maşallah, Erhan ve Hakan—ve ben, bu hikâyeyi kaleme alan sessiz gözlemci, kenarda çaylarımızı yudumluyorduk.
Kutbettin, sol elindeki siyah tesbihi çenesine bastırıyor; sağ elindeki sarma sigarasından derin nefesler çekiyordu. Seyfettin ise ince zekâsıyla tahtaya odaklanmıştı.
Oyun ağır ağır ilerledi. Seyfettin kritik bir taşı feda ederek bir boşluk açtı ama Kutbettin tuzağa düşmedi.
“Bu yem Seyfettin. Eskiden olsa yerdim. Ama bugün… bana öğrettiğin dersi unutmadım.”
Kutbettin sabır ve stratejiyle rakibini sıkıştırdı. Son hamlede Seyfettin’in önemli bir pulunu aldı ve onu çıkışsız bir kareye kilitledi.
Seyfettin gülümsedi:
“İşte bu kadar Keke. Bitti.”
Kutbettin kazandı. Hem de hilesiz.
Ayağa kalktı, bu kez öfkesiz, sadece gururlu bir sesle elini uzattı:
“Dürüst bir oyundu Seyfettin. Seni yenmek dünyayı yenmek kadar zor.”
Seyfettin elini sıktı:
“Ne bilirsin… belki de sana oyunu hediye ettim.”
Kutbettin bir anda yeniden parladı:
“Hey oğlu ölesice, görmüyor musun? Kazandım! Sen bana hediye falan edemezsin!”
Seyfettin gülerek cevap verdi:
“Sen benim abimsin. Ben sadece şaka yaptım.”
İki kardeşin bu anı, kenarda izleyen herkese rekabetin ardındaki sevginin büyüklüğünü gösterdi.

Ama o gece, aralarındaki son el oynandı.
Keke, ağır bir vedayla değil; sinsi bir hastalıkla eriyip gitti.
Her nefesi, o son oyunda tahtadan eksilen bir taş gibiydi.
Sessizce, bir fısıltı olup sonsuzluğa karıştı.
Şimdi o evde zaman durdu.
Geride parmak izleri silinmemiş o dama tahtası kaldı.
Duvara çivilenmiş kederli bir şahit.
Ve siyah tesbih… avucunun boşluğunu anlatan.
O büyük hasret, o tarifsiz sevgi, o kalbe kazınmış değer… hepsi burada ama kendisi yok.
Kekeyi omuzlayan toprak, şimdi bir cellat gibi.
Onu aldı ve ebedi bir hapisle kapattı.
O soğuk ana kucağı, ne yapsak, ne yalvarsak geri vermiyor.
Acının yankısı en sert darbeyi vuruyor.
Ne acımasız bir alınyazısıdır bu…
Aynı karanlık gölge şimdi kardeşinin omuzlarına çökmüş.
Bu nasıl bir döngüdür?
İki dağ, sırtlarında aynı yorgunluğu taşıyan…
Biri ağır yenilgisiyle sessizliğe gömüldü.
Diğeri, onun izinden aynı yıkıma doğru adım adım…
Sanki ezelden beri yazılmış bir talih;
Bu iki can, her kavuşmada, her ayrılıkta, hatta ölümün kıyısında bile
biri diğerini acıyla kovalıyor.
Ve biz çaresizce bakıyoruz, biliyoruz ki:
Zafer sonunda hep o soğuk ve sessiz toprağın olacak.
Tıpkı ölümün, hayatı soluksuz bırakarak kovalaması gibi.
Kardeşlik tam da böyle değil miydi?
