Bugün şehir, üzerine gri, yünlü bir hırka geçirmiş gibi; yorgun, sessiz ve biraz da içine kapanık. Gökyüzü, asırlardır içinde biriktirdiği kadim bir sırrı nihayet bize itiraf etmeye karar vermişçesine boşalıyor üzerimize. Pencere kenarındayım; avuçlarımda sıcaklığı giderek azalan bir kahve fincanı, dışarıda ise hayatın o merhametsiz telaşı...
Aşağıda şemsiyelerin telaşlı çarpışmalarını, su birikintilerinden kaçarken sergilenen o çaresiz dansı izliyorum. Ama gözlerim bir süre sonra o kaostan sıyrılıp, sadece cama vuran o inatçı damlalara odaklanıyor.
Tık... Tık... Tık...
Her bir damla, cama değdiği an “ben” olmaktan çıkıp “biz” olmanın provasını yapıyor sanki. Önce dağılıyor, camın soğuk yüzeyinde tutunmaya çalışıyor; sonra süzülüyor ve bazen hemen yanındaki başka bir damlanın kaderiyle birleşip aşağıya doğru ortak, daha güçlü bir yol çiziyor. Tıpkı insan ilişkileri gibi, değil mi? Tıpkı o tariflere sığdırmaya çalıştığımız, adına “aşk” dediğimiz o meşakkatli serüven gibi.
Bizler, modern zamanların aceleci çocukları olarak aşkı hep “güneşli karelerle” fotoğraflamaya meyilliyizdir. Sosyal medya vitrinleri hep en doğru ışıkta parlayan yüzler, kusursuz kumsallar ve “mutluyuz” etiketiyle sunulan anlarla doludur. Elbette güzeldir güneş tepedeyken sevmek; gökyüzü maviyken, deniz durgunken yeminler etmek kolaydır. Rüzgâr arkanızdayken herkes kaptanlık yapar.
Ama asıl hikâye, o filtreli karelerin bittiği, şarjın tükendiği, güneşin battığı yerde başlar.
Büyük aşklar, sanılanın aksine bahar bahçelerinde değil; fırtınanın tam göbeğinde kök salar, sevgili okur.
Gerçek bağlar, dışarıda kıyamet koparken o camın arkasında birbirine sığınabilenlerin sessiz anlaşmalarında gizlidir. Hayat bazen o cama vuran yağmur gibi sertleşir, doluya döner. Ekonomik krizlerin ağırlığı, sağlık sorunlarının çaresizliği, hayal kırıklıklarının tortusu veya sadece günün bitmek bilmez yorgunluğu üzerinize çöker. Dışarısı soğuktur, kaotiktir ve bazen acımasızca “Seni yıkacağım” der.
İşte tam o anda, o camın ardındaki duruşunuz belirler aşkın çapını.
Yağmuru izlerken şunu fark ettim: O iki damlanın birleşip yerçekimine direnerek süzülmesi tesadüf değildir; o, zorluğa karşı birlikte akabilme iradesidir. Büyük aşk; dışarıdaki o gri ve soğuk dünyaya inat, içerideki o görünmez şömineyi yakabilme sanatıdır. Hiçbir odunun, hiçbir kömürün tutuşturamayacağı, sadece şefkat, sabır ve güvenle yanan o ateşi canlı tutabilmektir mesele.
Cama vuran her damla, hayatın bize fırlattığı bir sınav olabilir. Kimi zaman camı titretir, kimi zaman görüşünüzü kapatır. Ama eğer yanınızdaki kişiyle o buğulu camın ardında birbirinizin gözlerine bakıp, kelimelere ihtiyaç duymadan “Biz buradayız, burası bizim kalemiz ve güvendeyiz” diyebiliyorsanız, fırtınanın bir hükmü kalmaz.
Bugün hava gri olabilir. Belki hayatınızda da gri bulutlar dolaşıyor, belki ruhunuz üşüyor olabilir. Ama unutmayın; güneşli günlerde herkes sever. Marifet, gökyüzü ağlarken o camın ardında birbirine “yuva” olabilmektedir.
Eğer fırtına koptuğunda sığınacak bir limanınız, o camın ardında elini sımsıkı tuttuğunuz bir yol arkadaşınız varsa, bırakın yağmur dilediği gibi yağsın.
Siz içeridesiniz... Ve asıl hikâyeniz şimdi başlıyor.